Bir varmış, bir yokmuş. Uzak bir kır çiçeği tarlasında, lavantaların, papatyaların ve gelinciklerin arasında Lila adında minicik, rengarenk kanatları olan bir kelebek yaşarmış. Lila, gündüzleri kardeşleriyle çiçekten çiçeğe uçar, neşeyle oyunlar oynar, akşamları ise annesinin kanatlarının altında uyurmuş. Ama Lila’nın en çok sevdiği şey, geceleri ay ışığında dans etmekmiş. Lila’nın diğer kelebeklerden farklı bir tutkusu varmış. O, karanlıktan korkmazmış. Gökyüzündeki yıldızları seyreder, ayın ışığını izler, sessizliğin içinde süzülmenin hayalini kurarmış. “Ay ışığı altında kanatlarım daha parlak görünüyor,” dermiş hep.
Bir gece, gökyüzü açık ve pırıl pırılmış. Ay, lavanta tarlasını gümüş bir örtüyle kaplamış gibiymiş. Lila, bu manzaraya dayanamamış. Sessizce uyanmış, annesini ve kardeşlerini rahatsız etmeden yuvasından çıkmış. Kanatlarını usulca çırpmış ve gökyüzüne doğru süzülmeye başlamış. Ay’a daha yakın olabilmek için yükseklerde uçarken birdenbire sert bir gece rüzgarı çıkmış. Lila’nın narin bedeni rüzgarda savrulmuş, ne olduğunu anlayamadan kendini yabancı bir ormanda bulmuş. Büyük bir ağacın kalın dalına konmuş ve korkuyla etrafına bakınmış. “Burası neresi?” diye fısıldamış kendi kendine. Ağaçlar upuzun, yapraklar karanlıkta fısıldaşır gibiydi. Tam o sırada, dalın biraz yukarısında uyuklayan yaşlı bir baykuş başını kaldırmış. Gözleri kocaman ve bilge bakışlıymış. “Gece vakti dışarısı tehlikelidir küçük kelebek,” demiş tok ama yumuşak bir sesle. Lila ona başından geçenleri anlatmış. Baykuş bir süre düşünmüş, sonra başını sallayarak, “Lavanta tarlasını tanıyorum. Seni evine götürebilirim,” demiş. Lila heyecanla, “Gerçekten mi? Beni tanıyor musun?” demiş. Baykuş gülümsemiş, “Ben bu ormanda yıllardır yaşıyorum. Lavanta tarlasının kokusu rüzgarla buraya kadar gelir bazen. Hazırsan hemen yola çıkalım.” Baykuşun sırtına çıkan Lila, gökyüzünde yeniden süzülmeye başlamış ama bu sefer yalnız değilmiş. Yıldızlar onlara yol göstermiş. Lila, baykuşa yıldızları tek tek göstermiş: “Bak, şu çaydanlığa benzeyen takım yıldız. Şu da uçurtma gibi olan!” Baykuş da ona yön bulmanın sırlarını öğretmiş: “Ayı solunda tutarsan kuzeye uçarsın. Rüzgarı dinlersen, hangi yöne gittiğini anlarsın.” Gece ilerledikçe Lila hem yorulmuş hem de huzur dolmuş. Birlikte ormanların, derelerin, tepelerin üzerinden geçmişler. En sonunda tanıdık bir koku burnuna gelmiş: lavanta! Lila heyecanla, “Buldum! İşte burası!” diye bağırmış. Annesi sabaha kadar onu aramış, her çiçeğin altına bakmış, her kelebeğe sormuş. Lila’yı gördüğünde gözyaşlarına boğulmuş. Kanatları titreyerek ona sarılmış. “Bir daha gece tek başına uçma olur mu, Lila?” demiş. Lila başını öne eğmiş ama yüzünde küçük bir gülümseme varmış. “Söz veriyorum anne,” demiş. “Bir daha yalnız uçmayacağım. Ama baykuş bana gökyüzünü okumayı öğretti. Belki bir gün birlikte uçarız.” Baykuş onları uzaktan izlemiş, ardından sessizce kanat çırparak geceye karışmış.

O günden sonra Lila, geceleri annesinin izniyle, bazen baykuşla birlikte uçar, kardeşlerine yıldızları tanıtır, ay ışığında nasıl yön bulunacağını anlatırmış. Ama artık tek başına değil, ailesinin sevgisiyle çevrili olarak uçarmış. Ve lavanta tarlasında, ay ışığında parlayan minik bir kelebek kanat çırptıkça, gökte bir yıldız daha gülümsermiş.
Daha fazla uzun masal okumak isterseniz Uzun Masallar kategorimizi inceleyebilirsiniz.
